Etiketlenmiş ‘oruç’

Ramazanda İftar Mekanları ve Hayal Kırıklıkları

Eylül 25th, 2008

Ramazan ayının yaşandığı şu günlerde kimimiz oruç tutarak kimimiz sebepli veya sebepsiz tutmayarak (ki bu herkesin kendi bileceği iştir; itirazı olanları direk Neyzen Tevfik‘e havale etmek gerekir!) bu ayı geçiriyor. Eğer oruç tutan bir kişi bile varsa arkadaş gruplarında, sadece onun hatırına bile iftar sofralarında biraraya gelebiliyor insanlar. Sonuçta, masalarda Halil İbrahim bereketi, yüzlerde tebessüm, yemek ilerledikçe havaya karışan kahkaha sesleri ile bir başka oluyor ramazan akşamları.
Ben de çalıştığım şirketin bir jesti ile dün akşam bir Ramazan iftarındaydım. Tüm şirket çalışanlarımız bu yemeğe davetliydi. Gün boyunca akşamın hayalini kurarak, neler yiyeceğimizi düşünerek çalıştık hepimiz. Ancak, bir yandan da 1 hafta önce daha küçük bir grup ile yaşadığımız iftar deneyimi aklıma geliyor ve açıkcası endişeye kapılıyordum. Sizlerle bu iki deneyimimi paylaşmak istiyorum. Değerli yorumlarınızla yazıma renk katacağınıza inanıyorum.

Tarih 19 Eylül 2008. Beş kişilik küçük bir arkadaş grubu ile neredeyse gün boyu yaptığımız aramalar neticesinde hem şirkete yakın hem de zengin iftar menüsü ile bizi cezbeden ŞİRVAN Kebap’ta karar kıldık. Saat 18:30′da mekana ulaştık. Bizi kapıda 2 görevli güleryüzleriyle ve “hoşgeldiniz” diyerek karşıladı. Beklentilerimi aşacak bir mekanda olduğumu düşünerek ilerlemeye başladım oturacağımız masaya doğru. Bu ana kadar herşey çok güzeldi. Ama biz masamıza doğru ilerlerken mekanın ne kadar “devasa” olduğunu, garson sayısının yetip yetmeyeceğini düşünmeye başladık. Ve sonunda bir görevli bizi masamıza oturttu. Zaman ilerliyordu. Karnımız açtı. İçeriden güzel kokular geliyordu. Derken garsonlar masalardan sipariş toplamaya başladı: Ne içersiniz? İskender mi, Karışık Kebap mı? Tatlı ne olsun?…

Ardından daha ezana 15 dk. varken servis başladı. İşte o an başımıza gelecek olanı anladık ve birbirimizin suratına baktık bir müddet. Ezan okunduğunda sularımızı yudumladık ve ardından neredeyse 10 dakikadır masamızda servis edilmiş şekilde duran, soğumuş çorbalarımızı, buz gibi pideleri ve özensiz hazırlandığı her halinden belli, bir yeri çok pişmiş (yanmış!) bir yeri çiğ kalmış etlerimizi yedik. Yemek ile beraber akustik olarak çok kötü hazırlanmış yemek salonunda çınlarcasına çalan birbirinden ilginç müzik sesleri ile yemek sonunu nasıl getirdik bir biz bir de Allah bilir! Tatlı bile yemeden hemen hesabı ödeyerek, bir daha gelmemeye yemin etmiş şekilde oradan ayrıldık. Hesabı öderken kredi kartlarımızdan şifre sorulmadan para çekilmesi, kredi kartı çekimini gösteren kağıtların ikisinin birden (hem imza gerektiren hem de müşteride kalması gereken kopyadan bahsediyorum) kalem olmadan masamıza getirilmiş olması bardağı taşıran son damlalardı. Ebette, mekanın çok kalabalık olması haklı bir neden gibi gözükebilir size; ancak bu kadar büyük bir mekan kuracaksanız mutlaka yeterli garsonu, yeterli POS makinesini de hazır bulunduracaksınız. Yoksa çalıntı kredi kartıyla mekanda krallar gibi yiyip içerek ayrılmış olanlar bunu alışkanlık haline dönüştürebilir. Neyse, önemli olan yapılan hatalardan ders almaktır diye düşünüyorum. Umarım, ŞİRVAN Kebap da bu hatalarını anlar ve müşteri kaybetmektense para kaybetmeyi tercih eder ve karlılığından zarar ederek daha iyi bir servis hizmetini en azından bu tür özel günlerde vermesini öğrenir. Olan bu sefer bizim 35 YTL’ye oldu. Hem de kişibaşı.

Tarih 24 Eylül 2008. Daha büyük bir grup olarak yine tüm günü, akşam yiyeceklerimizin hayali içerisinde geçirdikten sonra ezana 25 dk. kala kendimizi yeni iftar mekanında bulduk. Yeni mekanımız TATLISES Kebap’tı. Kapıda bizi kimse karşılamadı. İçeride şef garson rezervasyon adını rica ettikten sonra bizi masamıza götürdü. Ortalama 200 kişilik bir yemek salonunda, cam kenarında bizim için ayrılmış olan masaya oturduk. Masanın üzerinde kaliteli olduğu her halinden belli olan kahvaltılıklar, hurma, zeytin ve pastırma bizi bekliyordu. Fiks menü olduğu için garson yalnızca ne içeceğimizi sordu. Ezana 10 dakika kala büyük bir titizlik ile servis başladı. Masamıza getirilen herşey hem doğru bir sırayla hem de sıcak ve lezzetli bir şekilde geldi. Çorbalar ezanın bitmesiyle birlikte masamızdaydı. Önce biraz sinirlendim. Çorba neden gelmedi zamanında diye. Sonradan arkadaşımın uyarısıyla yapılanın altında yatan mantığı anladım. Çorba hemen gelseydi, masadaki kahvaltılıkların (bal, reçel, tereyağ) yenmesi, tadına varılması tehlikeye girebilirdi. Bunu anladığımda resmen Tatlıses çalışanlarını kutlamak geldi içimden. Ancak, o sırada yiyor olduğumuz şeyler o kadar lezzetliydi ki başka bir şeyle uğraşmak istemedim açıkcası.

Etler, büyük bir tepside, masa üzerinde ters çevrilmiş 4 adet bardak üzerine koyulmak suretiyle servis edildi. Tepside ne ararsan vardı. Fırstıklı kebabından ciğerine, tavuk şişten urfa kebaba kadar lezzet harikasıydı hepsi. Neredeyse birbirimizle yarışır şekilde giriştik tepsilere ama doymamak ne mümkün! Biz çatlayacak noktaya geldiğimizde tepside halen yenecek etler vardı. Karnımız da gözümüz de doymuş oldu böylece. Ana yemek sonrasında sınırsız çay ile sunulan cevizli kadayıf (veya tercihen sütlaç) keyfi iftar soframızın sonuna güzel bir buse gibi kondu. Yemeğin güzelliğinden olsa gerek masamızdan kahkaha hiç eksik olmadı. Hatta mekana ilk geldiğimizde masamıza gelen İbrahim Tatlıses ile yaşadığımız küçük diyalog uzun süre sohbet konumuzu oluşturdu. Üstelik tüm bu güzellikler için verilen ücret kişi başı 35 YTL idi.

Lezzet deneyimi, özellikle tüm günü aç geçirdikten sonra, gerçekten önemli bir konuma geliyor biz Türk erkelerinin gözünde. Aynı para ile bu kadar farklı deneyimler yaşayabiliyor olmanız ise başlı başına bir risk! O yüzden, yemek işi ile uğraşan kişilerin müşterilerini gözlerinde koydukları yer, onlara verdikleri değer bir şekilde sundukları yiyeceklerin lezzetine de yansıyor. Adam yerine koyulduğunuz, “güzel bir yemek yedim” diyerek mekandan ayrılmanızın arzu edildiği yerlere bir bakın! Size sundukları yemekler, tatlılar, içecekler ne kadar da güzel oluyor değil mi?